29 Kasım 2012 Perşembe

BENDEN BİR ŞEYLER (VOL:9)

Hi guys!
(Yok bu olmadı cidden. Bloğun ruhuna aykırı!)
Merhaba canciğer kuzu sarması, patlıcan kızartması, içli köfte ve daha niceleri tatlılığında olan okuyucularım. (bu sefer oldu evet!)
Yeryüzüne hangi amaçla gönderildiğim sorusuna bir kez daha cevap bulamadığım için gene kendimi bloğumun şefkatli kollarına attım. He ama bu sorunun cevabını buldum diyelim, gelir gene burada paylaşırım sevgili çikolatalı pastalarım. (Şuan kendime ''özet geç piç!'' demek istiyorum.)
Her neyse...

AÇLIK OYUNLARI

''23 senelik hayatımın hiçbir döneminde ''yiyorum ama kilo alamıyorum''culardan olmadım. Zaten öyle insanları da hiç samimi bulmam ben. Yiyosan kilo alacaksın yani. ''
-DEDİM VE KİLO ALDIM!-
Annemin iş arkadaşlarıyla girdiği iddiaya zorla sokuldum ve böylece ''Açlık Oyunları'' günlerim de başlamış oldu... Bu tehlikeli müsabakada umarım kazanan taraf biz oluruz sevgili şerbetli tatlılarım.   - Kısacası diyetteyim.-
Diyette olduğum kadar da gribim, nezleyim ve fazlasıyla pazartesiyim...

İŞSİZİM

 ''Üniversite mezunu işsizler'' kategorisine gireli 5 ay oldu ve ben delirmek üzereyim sevgili big boss'larım.
Her iş ilanında mutlaka bir ''deneyim'' çılgınlığına rastlıyorum ki, asıl beni delirten de o zaten...
(Ağladım deliceeee...)
He ama istesem en kral yerde iş bulamaz mıyım? Elbette bulurum. Ama çaktırmıyorum. Şirket CEO'su olacak kızım aslında ama başarı merdivenlerini teker teker çıkmak istiyorum. (Bu sefer ''yutturamadı'')

--------------------
... Sonra ben de ona dedim ki ''dünya'da milyarlarca insan var ve ben aşık olmak için seni seçtiysem, kusura bakma ama sen de beni sevmek zorundasın!''
--------------------
Gülüşünüzden öperim...




28 Kasım 2012 Çarşamba

BİR O YANA - BİR BU YANA (VOL:15)

  •  Kendi kendimi eğlendirmek için çeşitli oyunlar icat etmekte ustayım. ''Çorbayı normal bir şekilde karıştırırken aniden ters yöne karıştırmaya başlayarak eğlenmek'' diye bir şey var mesela.
  • ''Şarkı dinlerken mutlu olup hayal kuranlar'' adında bir partim olsa mutlaka iktidara gelirdim ama gelmek istemiyorum. Yoksa yapardım yani, olurdu.
  • ''Bugün oraya hiç gidesim yok'' diyen taksici duyusallığı diye bir şey var. Gerçekten çok samimi bir şeymiş gibi geliyor bana. Mesela bunu bana bir taksici dese, ben oracıkta hemen bir sevgi pıtırcığı olur çıkarım.
  • Para üstü vermek yerine sakız veren bakkal gibi, para üstü vermemek için bir tur daha attıran taksici de samimidir. Bizdendir.
  • Facebook'da ''hangi ünlüye benziyorsun?'' diye bir uygulama çıkmış. Bakıyorum hanım kızımız %98 ihtimalle marilyn monroe çıkmış. Sonra acaba ben mi unuttum diyip google görsellerden marilyn'e bakıyorum, sonra gene kıza bakıyorum, gözlerim yavaştan kararmaya başlıyor ve bir kez daha facebook'dan nefret ediyorum...
  • Bıçağın ucuyla elma uzatan baba da samimidir.
  • Johnny Depp’in gözlerinin içine bakıp “korsana hayır” diyebilir misin sevgili Türk kızı? Bunu yapabilir misin?
  • Noldu kasımda aşk başkadır diyenler, kasımın sonuna geldik halen tık yok di mi?
  • Sene 1960... Tabi o zamanlar ben yokum. Dolayısıyla bir anım da yok ve sen bunu hala okuyorsun ya hani, yerim seni sevgili okuyucu :)
  • Yazı bitti.
  • Noldu birden? Bak gene yüzün düştü yapma... :(
  • Yazıyı bitiremiyorum, onu napalım?
  • Hadi bak bunu saymıyorum, bir dahakine çay da içelim...

26 Kasım 2012 Pazartesi

AŞKSAL ŞEYLER (VOL:2)

Merhaba kendi çölünde Mecnun olmayı başarmış okuyucularım.
Gönül işlerinde 5 altın kural vardır. (Kaynak: Leyla ile Mecnun'un İskender babası...)
  1. Eğer bir şansın varsa, sonuna kadar kovala. Asla vazgeçme.
  2. Olmadığın biri gibi görünmeye çalışma. Açık oyna. İlişkiyi çirkinleştirme.
  3. Tek motton şu olsun hayatta “sen çaldır beni ararım”.
  4.  Başka bir sevdiği varsa, araya girme. Yuva yıkanın, yuvası olmaz. Kızı -veya adamı- unut. Kendini arabeske ver.
  5. Gerekirse geberene kadar sevmeye devam et.
Anlaşıldı mı?
Evet...
  • ''Ben o çölden bir kere geçtim" derken, aslında kum havuzunda olduğunu fark edersin... O yüzden herkes kendi çölüne yakışır.
  • Aslında bazı şeyleri söylemekten çekinmesek çoktan mutlu mutlu yaşıyorduk. O yüzden kafadan ne geçiyorsa söylemek lazımmış ben onu anladım.
  • Bu arada Teoman der ki, ''çok kadın hiç kadındır oğlum. yalnızlıktır sonu.'' -bilin istedim.-
  • Duydum ki bağlanmaktan korkanlar varmış aranızda. Öyle saçma salak ''tenha'' moduna girmeyin, valla rezil ederim!
  • Hepimiz bu çölde minicik bir kum tanesiyiz. Eğer gidersek çöl hiçbir şey kaybetmez. Öyle kendini dev aynasında görmek yok yani tamam mı?
  • İsmail Abi der ki ''İnsan sevdiğinin gözünün içine bakar... Ordan anlar taa geçmişinin ne olduğunu. Biraz acısını paylaşır, sevincine şaşar.''
  • En zenginin bile fakirliğidir yalnızlık. der hırsız Yavuz...
  • Yalnızlık, geç kalmaktır. O kadar geç kalırsın ki, olmadık kişilerden sevgi dilenmeye başlarsın... Siz hiç yalnız kalmayın olur mu? Size ''çok seviyorum. sende bana ait bir kalp var, onu ne yapalım?'' diyen birini sakın bırakmayın.
  • Bu arada ''O GEMİ BİRGÜN GELECEK''

25 Kasım 2012 Pazar

ARKA MAHALLE ÇOCUĞU OLMAK...

Merhaba tetrislerde nadiren ortaya çıkan uzun çubuklar kadar değerli okuyucularım.
Fiziki olarak arkada olma zorunluluğu taşımasa da, çocuklarıyla her daim futbol maçı yapıp kavga ettiğimiz mahallelere ''arka mahalle'' diyoruz.
Arka mahalle çocuğu olmak, çocukluğu doya doya yaşamaktır aslında. Çünkü arka mahallede kavga vardır, attığın dayak kadar yediğin dayaklar da vardır... İp atlamak vardır, saklambaç ve yakan top vardır...
Yaz kış demeden sokakta terleyene kadar oynamak, susamak, koşa koşa çeşmeden su içip oyuna devam etmektir...
Diz kapaklarının yaradan kabuk bağlamasıdır.
Okuldan eve gelir gelmez çantayı eve fırlatıp sokağa koşmaktır...
Anneyi merakta bırakıp bas bas bağırtmaktır arka mahalle çocuğu olmak. Ve bu yüzden saçlarının çekilmesini göze alabilmektir...
Yan mahalledeki çocuklara karşı sırf aynı mahalledesin diye sevmediğin birini bile korumaya çalışmaktır...
Her allahın günü atmasyon oyunlar icat edebilmektir...
''Ali Ayşe'yi seviyoooooo'' diye dedikodu çıkartmaktır... Sonra gidip Ayşe'yi 3 gün sonra barışacağını bile bile bir güzel dövmektir...
Hayatında hiç okul servisine binmemektir... Okula mahalle arkadaşlarıyla gidip gelmektir.
Dünya kupası havasında mahalle maçları yapmaktır. Atılan golü platonik aşka armağan etmektir sessizce...
Sokak köpekleriyle arkadaş olmaktır.
Kar yağdığında heyecanlanıp, yokuş aşağı naylon bezle kayabilmektir.
Arkadaşlarla paraları birleştirip bakkaldan çikolata almaktır.
Çimlere uzanıp hayaller kurmaktır.
vs... vs... vs...
Arka mahalle çocuğu olmak 23 yaşına geldiğinde bile o günleri özlemektir... Bilgisayar başından kalkmayan minikleri gördükçe ''bunlar da çocuk mu lan?'' diyebilmektir...
En şanslı çocuk olmaktır aslında...

21 Kasım 2012 Çarşamba

BİR O YANA - BİR BU YANA (VOL:14)

Ladies and gentlemen, may I have your attention please!
O değil de yazıya böyle başlayınca cidden havalı oldu değil mi?
  • Uçaklarda yapılan ''cabin crew slides armed and cross check'' anonsunun Türkiye'de bile inatla İngilizce yapılmasının yegane sebebinin Türkler olduğuna inanıyorum. Açılmayan uçuş takımlarını ''bişiy olmaz abi ya o meme yapmıştır kesin'' veya ''durun bir kapatıp açalım'' diyerekten tamir etmeye çalışacak bir çok yolcu çıkar eminim... Uçuş takımlarını vurarak düzeltmeyi önerecek olan kesimden bahsetmedim bile.
  • Ayrıca  ''cabin crew slides armed and cross check'' in alt metni aslında  "bacım bak bi daha gontrol edin, aman gözünüzün yağını yiyem, sonra açılmaz filan, bok yolunda ölmeyek" dir diye düşünüyorum.
  • Facebook'da kendi adına ikinci bir hesap açıp, kendiyle ilişkisi var yapan insan için ağladım bugün... :(
  • Gangnam style'cıları toplayıp fırınlarda yaksak ve sokakta yaşayanları ısıtsak mesela... Bakın bu önerimi bir düşünün bence.
  • ''Müteahhit'' kelimesi kadar zor bir şey var mı? İşte o yüzden ''mütayit'' diyip geçiyoruz.
  • ''The Godfather'' , ''Fight Club'' ve ''V for Vandetta'' iyi ki çekilmiş he. Bu filmler olmasaydı nasıl aforizma yazacaktı millet?
  • İzel - Çelik - Ercan'lı günler vardı bir zamanlar. Kocaman deri montlarıyla şarkı söylerlerdi. Sonra dağıldılar ve kirlendi dünya.
  • Google da ne çok şey biliyor he.
  • Gerçi Yandex de öyle ama bir Google değil sanki.
  • ''New York Times'' ne kadar havalı değil mi? Ama de bakalım şimdi ''New York Zamanları'' diye... Olmadı dimi? Olmaz tabi.
  • Kılcal damarlarından öper, annene babana selam ederim.

19 Kasım 2012 Pazartesi

EDWARD CULLEN'IN VAMPİR AVCISI BLADE İLE İMTİHANI

Merhaba vampir ısırığından korunmak için sinek ilacı sıkan okuyucularım.
Beyaz atlı prens furyasının sonlanmasına neden olan  gri volvolu romantik vampirimiz Edward Cullen'a olan bezdirici ilgiyi biliyorsunuz... Bu soluk benizli, buz kütlesi kadar soğuk, sivri dişli, fakat bir şekilde hem yakışıklı, hem zengin, hem de romantik olan adam fena halde sinirime dokunuyordu...
Şimdi herkes elindeki Twilight kitabını yere bıraksın ve bu acı gerçeklerle yüzleşme cesaretini göstersin...
Uzun zamandır Edward'dan nefret ediyordum. Çünkü onun kusursuzluğu beni deli ediyordu. Böyle bir erkek olabilir miydi? Hem yakışıklı, hem seksi, hem zengin, hem dürüst, hem düşünceli, hem romantik, hem sadık, hem...(biri beni durdursun!), hem..., hem... Lanet olsun! Acilen bir plan yapmalı ve kinimi pembesel yüreğimden dışarı akıtmalıydım...


Ama nasıl?
Amaçsızca çareler üretmeye çalıştığım bir gecede aklıma geldi BLADE...
Annesi onu doğururken bir vampir tarafından ısırılarak öldürüldüğü için yarı vampir - yarı insan olan Blade, annesinin intikamını almak için kendini vampirlerin soyunu kurutmaya adamış bir cengaverdir sevgili okuyucu...
----------
Ben: Blade çok dertliyim.
Blade: Hayırdır gözüm?
Ben: Blade abi... Twilight'da vampirim diye dolaşan bir çocuk var. Çok yakışıklı, çok karizmatik be abi... Sinirime dokunuyor.
Blade: Vay şerefsiz! Sen üzülme yiğenim. Onu da benim kılıçla doğrarız elbet...
Ben: Ama Blade abi, herif çok romantik be... 110 yaşında ama yanında 17'lik kız gezdiriyor.
Blade: Sübyancı vakası yani. Az bekle ben kılıcı bileyliyim...
----------
Blade ile beraber Edward'ın yaşadığı Forks adı verilen kasabaya geldik... Elbette Edward gene çayırlıkta genç ve bir o kadar salak kızımız Bella ila beraberdi...
(bknz: yandaki fotoğraf!)

Blade: Edward! Çık dışarı köpek!
Edward: Bella seni çok seviyo... He? Hayırdır?
Blade: Bundan sonra genç kızlardan uzak duracaksın! Çayırda çimende 'bakın ben güneşte parlıyorum' diye hava atmayacaksın!
Edward: Fakat ben...
Blade: Milletin aklını okuyup oyunlar oynamayacaksın! O nereden kazandığın belli olmayan paraları da bir hayır kurumuna bağışlayacaksın! Gri volvo'nu da galeriye teslim edeceksin! Hiç volvo'ya binen liseli mi olur laağğn?!!!
Edward: Biliyorsunuz ki çok karizmatiğim ve sonsuz ömrümün her gününde Bellayı...
Blade: Sus artık romantik çocuk! Çok çekicisin anlıyor musun?
Ben: Eeee! Sıktınız ama he! Blade hadi çek kılıcını da doğra şu sümsüğü!
Edward: Blade... Ne kadar güzel gözlerin var. Gözlerinin içinde gördüğüm ışığa binlerce şiir yazabilirim.
Blade: Edward sen de aslında... Yani nasıl desem? Pek şirin bir şeysin ya...
Ben: Blade? Sana onun çok çekici olduğunu söylemiştim! Kanma şuna nolur yaa.... :(
Edward: Blade beni al kucağına,elini belime saarrr...
Ben: Oha ama kavak yellerine bağladınız!!!
Blade: Edward sana yeni vampir öldürücü silah koleksiyonumu göstereyim mi? Gelir misin evime?
Edward: Ah... Hiç sormayacaksın sanmıştım sert çocuk...
(bu sırada elele tutuşarak yürümeye başlarlar...)
Bella: İyi ama hani beni ısıracaktı bu?


12 Kasım 2012 Pazartesi

KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ BAKIMINDAN AYLAR...

Merhaba küçükken ''o kahveyi içersen nişanlın kara olur'' diye korkutulmuş bahtsız nesil.
''1 yıl = 12 ay = 52 berbat hafta = 365 gün'' isimli önermemi destekler nitelikte bir yazı olacak bu.
Herkes yerini aldı mı? Göt loblarınız rahat mı? Öyleyse başlıyorum...
  • OCAK: ''31 çeken aylar''ın başında gelir. Bu sebeple cenabet olmasından mıdır nedir, bu ay genellikle kötü geçer. Kıştır, soğuktur, sevilmeyendir.
  • ŞUBAT: Erken boşalan ay. 4 yılda bir 29, diğerlerinde ise 28 çektiği için karakterinde belirgin bir dengesizlik mevcuttur. Bu yüzden eksiğini ''Sevgililer Günü'' ile kapamaya çalışır. Bu yüzden şubat ayının ilk iki haftası sevgili aramakla veya malum sevgiliye ne hediye alınacağına karar vermekle, son iki haftası da işleri yolunda gitmeyenler için hüzünlenmekle geçer.
  • MART: Kedilerin gelişini çiftleşerek kutladığı ''31 çeken aylar'' dan biridir. Hakkında ''Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır'' tabiri yapılmış olsa da, kış mı yoksa ilkbahar mı olduğuna bir türlü karar veremez. Karaktersizdir. Manik depresiftir, bir türlü bitmek bilmez.
  • NİSAN: ''Nisan mayıs ayları, gevşer gönül yayları'' özlü sözünü bünyesinde bulunduran, şıpsevdi bir aydır. Bahar yağmurlarının olması nedeniyle gene fazlaca aşık bünyeler tarafından ''romantik'' olduğu söylenir. Bu yüzden fazlaca melankoliktir.
  • MAYIS: ''31 çeken aylar'' kategorisine aittir. Baharın iyiden iyiye yaşandığı, şenliklerin ve festivallerin ayıdır. Buna rağmen kafası çok karışıktır. İşçi bayramı, Türkçülük günü ve Denizler'in idamı bu ay içindedir...
  • HAZİRAN: Yazın başlangıcını simgeler. Bu ayda ölmenin zor olduğu söylenir. Asla temmuz kadar sevilmeyecek olandır.  
  • TEMMUZ: ''31 çeken aylar'' ailesinden, yaz aylarının neşeli çocuğudur. Bu ay içinde doğmamdan ötürü ''kutlu doğum haftası'' nı da bünyesinde barındırır. Konserlerin, festivallerin ve deniz-kum-güneş üçlüsünün en yoğun yaşandığı aydır. Severiz kendisini.
  • AĞUSTOS: ''31 çeken aylar'' gillerden olan, yılın en tuhaf ayıdır. Yaz bitmek üzeredir. Garip bir durgunluk vardır. Kimlik bunalımı yaşayan ergen gibidir ağustos.
  • EYLÜL: İlk 23 günü yaz, son 7 günü sonbahara ait olan ay. Garip bir şekilde hüzünlüdür. Tatillerin bitişiyle tekdüze hayatlarımıza hep bu ay içinde döneriz.
  • EKİM: ''31 çeken aylar'' familyasına ait, artık yavaştan üşümeye başlayacağımızın habercisi olan aydır. Biraz kaypaktır aslında. Nerede ne yapacağını kestiremezsiniz. Yalancı ve güvenilmezdir.
  • KASIM: Klişelerin baş kahramanı olan aydır. ''Kasımda aşk başkadır'' diyerekten reklamını yapar. Hayır yani kasımda aşk başkadır diye kasımı bekleyen var mı aramızda gerçekten? Bana göre yılın en belalı ayıdır. Ergenlerin ve fazlaca aşık bünyelerin halleri yüzünden insana sinir krizlerinin allahını geçirtir.
  • ARALIK: ''31 çeken aylar''ın sonuncusu. Yılın son ayı olması nedeniyle bir şekilde hep yeni kararlar alma, bir şeylere son verme, bitirme veya yeni bir sayfa açma duygusunu yaşatır. Yılın en'leri ve en saçma anketleri hep bu ay içinde yapılır. Yılbaşı gecesi telaşı da bu ay içinde yaşanır. Diğer ayların abisi konumundadır. Ağırbaşlıdır.
İşte gerçekleri öğrendiniz. Şimdi yavaşça oturduğnuz yerden kalkın ve halkın arasına karışın... asdafsda =) BEN BU YAZILARI BİTİRMEYİ BECEREMİYORUM YA LA!!!

11 Kasım 2012 Pazar

BİR O YANA - BİR BU YANA (VOL:13)

Merhaba yumrulu begonyalarım.
  • Klişe ilişkilerin vazgeçilmez unsuru, 11 ayın sultanı ''Kasımda aşk başkadır'' ayında olduğumuz süre boyunca psikolojik destek için bloğuma başvuru yapabilirsiniz.
  • Söyler misiniz acaba böyle bir hizmet hangi blog'da verilir? Gene de yaranamıyorum anam!
  • Tabağa itina ile dizilmiş yaprak sarmalardan birini arakladıktan sonra, yenildiği belli olmasın diye geriye kalanları usulüne göre yeniden düzenleme çabasının yaşattığı büyük gerilimi bugüne kadar hiçbir şey yaşatmadı bana.
  • ''hiçbir şey'' yazarken yaşanan sıkıntıya ne demeli peki? ''hiç bir şey'' - ''hiç birşey'' vs. vs... O ''bir'' in yerinde olmak istemezdim doğrusu. Hep bir parça mahzun, hep bir kenara itilmişlik duygusu...
  • Karşıma ayağında sandaletleriyle bir bilge çıksa ve bana mutluluğun anlamını açıklasa hemen ''sen orada dur hacı! önce git bir ayağına doğru düzgün ayakkabı giy! bu ne ciddiyetsizlik lan?'' derim. Dedikten sonra da olay yerinden koşarak uzaklaşırım.
  • ''Peyniri eksik bir rakı masası kadar yalnızım.'' cümlesindeki gizli ayyaşı bulabilir misiniz?
  • Bazen bana derdini anlatan arkadaşlarıma ''aşık olduğun adamı ve çektiğin sıkıntıları bir kenara koy da öyle konuşalım'' demek istiyorum. Sonra tabii gerçeklere dönüp sırt sıvazlama kısmına geçiş yapıyorum.
  • Sinek ilacı sıkan belediye aracının peşinden koşan tüm arkadaşlarım birer sevgi pıtırcığı olup çıktılar da, bu canına yandığımın sinek ilacı bir bana mı dokundu acaba?
  • ''Uçamayan kuşların hüznü'' isimli bir belgesel çekerek tavukların sorunlarına ışık tutmak istiyorum.
  • ''Bir ara görüşelim. Özledim valla.'' cümlesindeki samimiyetsizi bulabilir misiniz?
  • Görüşürüz gene. Saymadım bak bunu...

9 Kasım 2012 Cuma

AŞK KLİŞELERİ SEVER...

Merhaba yemelere doyamadığım balık krakerlerim.
Yönetmenlerin ve senaristlerin korkulu rüyası olan ''Popüler Kültür Çöplüğü Film Kuşağı'' nın otopsi masasında bu hafta ''Aşk Tesadüfleri Sever (2011)'' isimli film var...
  • 1977 yılının Ankarasında başlıyor hikayemiz. Hamile karısını hastaneye yetiştirmeye çalışan adamın yaptığı kaza ile öndeki arabada bulunan hamile kadın da erken doğum yapar, ve böylece iki bebek aynı gün dünyaya gelirler. Bu kaza ile ilk kez bir araya gelen Özgür (Mehmet Günsür) ve Deniz (Belçim Bilgin) için tesadüflerin ilki böylece yaşanmış olur.
  • Daha sonra çocukluk ve ilk gençlik yıllarında da yolları kesişen Özgür ve Deniz, birbirlerinin çocukluk aşkı olurlar. Ancak hayatlarının rotası bir şekilde değişir ve birbirlerinden ayrı düşerler. Bu sırada Özgür'ün elinde sadece Deniz'in küçüklükten kalma bir fotoğrafı vardır.
  • Aradan 25 sene geçer ve birbirlerini gene tesadüf eseri bir resim sergisinde bulurlar.
  • Bu arada Özgür bir kalp hastasıdır. (oooo çiiiğğzzzıııııızzzz!)
  • Gecikmeli de olsa aşklarına başlayan çiftimiz çok romantik anlar yaşarlar.
  • Bu sırada Özgür gene bir resim sergisinde fenalaşarak hastaneye kaldırılır ve aynı akşam da esas kızımız kaza geçirmiştir. Özgür'ün ihtiyacı olan kalp Deniz'de vardır. Deniz ölür, onun kalbi Özgür'e verilir. Herkes ağlar ve film biter.
Şimdi gelelim asıl meseleye...
  • Bu film ilk yayınlandığında ergenlerin hafızalarından henüz silinmemiş olan bir ''Issız Adam'' travması daha yaşayacağımızı biliyordum bebekettolarım. Elbette kızlarımız Mehmet Günsür'e deli divane olacaklardı. Elbette filmin aralarına konan popüler müzikleri defalarca facebook profillerinde paylaşacaklardı. Elbette her önlerine gelen erkeğe ''sen nerdeydin şimdiye kadar?'' diye soracaklardı... Hepsi güzel, hepsi hoş. :)
  • Ayrıca film sırasında Deniz'in uzun süreli bir ilişkisi vardı ve onu Özgür'le aldatarak terkediyordu... Yahu bu senaristlerin aşk içinde ihaneti masum gösterme çabaları neyin nesidir?
  • Şimdi hikayeyi bir de şöyle düşünelim... Yıllar sonra çocukluk aşkınla karşılaşıyorsun. Çocukluk aşkın şişko ve çirkin biri olup çıkmış. Sen onu gördüğün o ilk an karakterini merak eder misin sahiden? O zaman ne olacaktı? Çocukluk aşkın o kadar da çekici gelmeyecekti gözüne değil mi? ''Nyse görşrz annene slmlaaaar'' diyip giderdin değil mi? Ah sen ne anasının gözüsüüüün, ah sen ne çıkarcı birisiiiiin!!! İşte gerçekler bunlar sevgili okuyucu. Hayatta tesadüfler de olabilir ama ''gerçek'' denilen şey tek ve asla değişmez olandır. Bu yüzden filme kısaca ''bu dediğin sadece filmlerde olur bebeğiiiimm'' demek istiyorum.
  • Ayrıca tesadüfün bu derece cılkını çıkaracaktınız madem, filmin adını da ''tesadüf'' neyin falan koyaydınız ya keşke... Çünkü film içinde geçmişe dönüşler o kadar fazlaydı ki, ''aşk'' çok geri plandaymış gibi geldi bana. He ama Mehmet Günsür çok aşık bakıyordu o ayrı... :)
  • Bu filmden kendime çıkardığım en önemli mesaj organ naklinin gerekliliği oldu. Evet, organ nakli güzeldir. Hayat kurtarır falan.

7 Kasım 2012 Çarşamba

TEOMAN İLE SOHBET

Merhaba hepsi birer browni intense tatlılığında olan okuyucularım. Emre Aydın ile sohbet yazımın ardından gelen milyonlarca rica mesajından sonra, bu hafta da Teoman ile tesadüfen yaptığım muhabbet şeyini paylaşmaya karar verdim.

Ben: Pardon saat kaç acaba?
Teoman: Saatim yok. Tam olarak bilemem. Biraz bira, biraz şar...
Ben: Ohaaa!!! Teoman? Nasılsın?
Teoman: Kayıp bir bavul gibiyim hava alanında.
Ben: Haa anladım. Ben de işte böyle...
Teoman: Sus konuşma! Sözler kimin umurunda? Son bir öpücük yeter açık yaralarıma.
Ben: Şimdi sen öyle diyorsun ama ayıp oluyor cidden.
Teoman: Şampiyonum sanırken diskalifiye olduğumdan. İşte sevgili bayan, tüm gevezeliğim bundan.
Ben: Tamam o zaman sorun yok. Bu arada ileride polis çevirmesi var sanırım. Onu napalım?
Teoman: Arabayı sen kullan demiştim içkiliyim, boşver yutalım şeritleri bas gaza dedin.
Ben: Ben mi demişim? Ya bırak allasen Teo! Sarhoşsun saçmalıyorsun!
Teoman: Sarhoş olsak ya kimiz unutsak ya bulut olup iç içe bardaktan boşalsak ya...
Ben: Anlaşıldı tamam! Evin nerede söyle bari de bırakayım seni pis sarhoş!
Teoman: Evimin yolu beni unutmuş otellerin soğukluğunda.
Ben: Tey allaaam! Taksi kaç yazar acaba otele kadar?
Teoman: Eğer sever gibi sarılırsan bu vücut sana bedava.
Ben: Olum bak sapıttın iyice sen! Tanıyamıyorum artık seni!
Teoman: Tanırsınız benim gibilerini boş sokaklardan. Çizgilere basmadan yürümeye çalışan insanlardan.
Ben: Hahahah. Lan baksana şu ilerdeki kız sana bakıyor =)
Teoman: Güzel vücutlar boş suratlar, benimse yenmiş tırnaklarım titrek ellerim var.
Ben: Neyse gel bir şeyler yiyelim.
Teoman: Aşk kırıntısıyla doymaktansa tek başıma aç kalırım bu hayatta.
Ben: Ne desem olmuyor ya! Düş yakamdan o zaman olum. İyi ki bi karşılaştık!
Teoman: Motosikletli kız günlerdir seni bulmak için buralardayım, sen yoksun.
Ben: Motosiklet yok ama cidden bekliyor muydun beni?
Teoman: Bir şey olacağı yok ama insan bekliyor, bekliyor işte.
Ben: Hiç kıyamam. Fakat ben başkasını seviyorum be Teo...
Teoman: Yalan söyleme. Bak gözlerime. Bitmiş olamaz...
Ben: Yok ya... Sen git bir duş al en iyisi.
Teoman: Saç telin vücudumdan küvete aktığında, içindeyim içimdesin, anladım... Aşk kanımda, kasıklarımda.
Ben: Artık cidden çakıcam ama he! Git duş mu alıcaksın, aşk kırıntısıyla mı doyacaksın, ne yaparsan yap lan!
Teoman: Pardon ama herhalde bizim de bir gururumuz var. Nefret et ama acıma yeter ki istediğin kadar...
Ben: Ya ben gideyim o zaman...
Teoman: Çok geç olmadan dön bu yollardan...
Ben: Eee?.. Hadi by by.
Teoman: Ah kardelen, uçup gittin elimden...

6 Kasım 2012 Salı

BENDEN BİR ŞEYLER (VOL:8)


... Hey sen! Sakın ardına bakma ve şimdi söyleyeceklerimi iyi dinle! GERİ DÖNDÜM!
Karanlık gecelerinizin parlak ışığı, kendini bulunmaz hint kumaşı zanneden ve pardon ama zaten bulunmaz hint kumaşı olan ben... GERİ DÖNDÜM bebekettolarım! Şimdi o koca kıçını kaldır ve bu haberi tüm federallere bildir!!!11!!!bir!!bir!!!bir!!! (abarttım tamam)

Bu bir ay içerisinde nerede miydim? Elbette gene insanlık için büyük, kendim için küçük adımlar atı...asdsfadag =) Şaka lan şaka =) İnternetim kesildi önce. Kahroldum. Çok acı çektim...
Daha sonra küllerimden yeniden doğdum ve ''acı yok Rocky!'' diyerekten kendimi güzel yurdumun Mersin adı verilen şehrinde buluverdim.
İşte aklımda kalanlar...
  • ''Herkes gider mersine, ben giderim tersine'' cümlesinden yola çıkarak, oraya gerçekten varıp varamayacağımı merak ettiğim saniyenin binde birini kapsayan zaman diliminde kendimden utandığım doğrudur.
  • Mersin esrarengiz bir şekilde hep sıcak sevdiceklerim. Hayır yani acaba şehrin içinde alttan ısıtmalı kombiler falan var da biz mi bilmiyoruz? Koskoca kasım ayı gelmiş, biz İstanbulda kestane pişirirken ordakiler sahilde ''Akdeniz akşamları'' modundalar.
  • İstanbul'da yaşayan biri için fazlasıyla ucuz bir yer Mersin. Orada 5 TL'ye fön çekiyorlar ya la!!!
  • Trafik lambalarının konu mankeni olarak kullanıldığı şehir. Böyle karşıdan karşıya geçmek için tamamen içgüdülerinize güvenmek zorundasınız.
  • Minibüs şoförleri oldukça cool insanlar. ''Abi ben buranın yabancısıyım. Beni Kipa'ya gelince uyar.'' dersiniz, hafifçe kafa sallarlar fakat asla uyarmazlar. Allahtan yolcular insaflı da haber veriyorlar...
  • İnsanların kışlık yakacaklarını sahilde bulunan tahta banklardan çıkardıkları yer... Bilmem kaç kilometrelik sahilde oturacak sağlam bir bank bulmak cidden zor. Hepsi bir şekilde ya parçalanmış, ya da hunharca parçalanmaya çalışılmış. Bir de sahilde bulunan heykellerin üzerine yazılan yazılar var ki, oraya hiç girmiyorum yiğidolar...
  • Güvenlik anlayışında çığır açmış bir üniversiteye sahip şehir. Şöyle ki, Mersin Üniversitesi'nin girişine kadar gelen minibüs ters bakışlı bir güvenlik görevlisi tarafından durdurulur ve ''sen! sen! ve sen! inin aşşağıya! in! in! in bakayım! ne için geldin sen? nerde okuyosun? kartın nerde senin? go-go-go!!!''... asdafsfa =) şaka lan şaka =) Hani o kadar değil ama ona benzer bir durum oluyor işte... İlim irfan yuvasına gelen genç zihinler kapıda inip bir durak sonra yeniden aynı minibüse biniyorlar ya la! Hayat çok garip, vapurlar falan... =)
  • Forum Mersin adı verilen bir alışveriş merkezi var. Yani çok alışveriş merkezi var ama ben orayı biliyorum. =) Neyse işte buraya girerken gene İstanbuldaki gibi falanca ışınlar tarafından aranacağımızı düşünürken ''hoşgeldiniz'' diyen bir güvenlik görevlisine rastlayınca fazlasıyla şaşırdım. Ya ben bir ajansam? Ya orayı havaya uçuracaksam? Peki ya sütyenimin içinde kesici alet taşıyorsam ve millete saldıracaksam? Bunları düşünen yok tabi... Veya benim o şapşal suratıma bakınca ''bundan bir zarar gelmez'' demiş de olabilirler...
  • Onu bunu boşverelim de, kebap iyiydi be...
  • Bir de şey vardı... Hani böyle bazı anlar vardır, kendinizi güvende ve oraya / o kişiye ait hissedersiniz... Heh işte öyle bir şey... Hava daha bir sıcak gelir, güneş gözlerinizi kamaştırmasa bile sizin gözleriniz kamaşır gibi olur ve sebepli sebepsiz gülerken yakalarsınız kendinizi... Bir de elleriniz terler ya hani... Burnunuzun ucunda bir tatlı koku olur ve siz gözlerinizi kapayıp kendinizi o kokuya doğru giderken bulursunuz... Sonra o yollar kaybolur gözlerinizde. Sesler de duyulmaz olur. Ağzınızdan çıkan kelimelerin pek bir önemi kalmaz mesela... Ve siz sadece ''mutlu'' olursunuz...
  • Ne anlatıyordum ben? Evet... Mersin diyorum, aslında güzel bir yermiş...